Pages

29 Ocak 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 102: The Maccabees - Given to the Wild (Fiction Records)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 29 Ocak 2012

İzledikleri gelişim süreciyle beni şaşırtan gruplar arasına The Maccabess de katıldı. Beş müzisyenin 2004 yılında Londra’da kurduğu indie rock grubu, bu ay üçüncü albümünü yayımladı. 2007 tarihli “Colour It In” ve 2009’da çıkan “Wall of Arms” ile kendilerine azımsanmayacak bir hayran grubu edinmişlerdi. Fakat bu iki albüm de beni gruba çekmek için yeterli olmadı. Sert gitarların sürüklediği “X-Ray” ya da sıradan gençlik endişelerini anlatan "Toothpaste Kisses" çekmedi beni. O nedenle yeni albümden çok büyük bir beklentim yoktu.

Ancak “Given to the Wild”ı ilk dinleyişte etkilendim ve dinledikçe de daha çok beğendim. The Maccabees hem sound hem de içerik olarak çok daha olgun bir albüm yapmış. Bu değişimin ne kadarı grubun kendi isteğiyle oldu bilmiyorum. Bu kez prodüktörlüğü U.N.K.L.E. üyesi Tim Goldsworthy ve daha önce Katie Tunstall, Elbow ve New Order gibi isimlerle çalışan Bruno Ellingham ile paylaşmışlar.

Tim Goldsworthy’nin, elektronik unsurların albümde biraz daha belirginleştirilmesi bakımından katkı yapmış olduğunu düşünüyorum. Ama değişim bununla sınırlı değil; sözlerdeki derinleşen duygusallığın yanı sıra, daha melodik, akılda kalıcı, gitar rifflerinin daha çarpıcı olduğu, vokalin tonunun alçaltılıp etkisinin yükseldiği bir albüm “Given to the Wild”. Adının aksine vahşileşen değil, sakinleşip durulan bir çalışma. Olumlu anlamdaki bu durulmada, grubun albümü yaparken “eşi benzeri olmayan müzik esinleri” olarak adlandırdıkları David Bowie, Kate Bush ve The Stone Roses gibi isimlerin etkisi de olmuş kanımca.

"Given to the Wild" ile ilgili çoğu yorumda Arcade Fire'ın “The Suburbs” adlı albümünün esin kaynağı olduğu söyleniyor. Buna itiraz etmiyorum ama benim aklıma daha çok Coldplay'in “Parachutes” dönemi geliyor. “Feel to Follow”daki vokalde de Wild Beasts nahifliği hissediyorum. Kanımca, The Maccabees, farklı esinlenmeler altında müziğini biraz daha karışık ve karanlık bir hale getirse de daha zengin bir duyarlılık kazandırmış.

Sonuçta tekrar tekrar dinlemek isteyeceğiniz çok güzel bir albüm çıkmış ortaya. Benim albümdeki favorim, “Slowly One”. Bir ayrılığın ardından her ufak hatırayla, her sevgi sözcüğüyle sevdiği kadını hatırlayan bir erkeğin iç burkan duyarlılığını yansıtan şarkıda Orlando Weeks’in vokalini ilk duyduğumda aklıma Thom Yorke’un "Fake Plastic Trees" ve “Codex”teki vokali geldi ve “Slowly One, Thom’u kıskandırır” dedim. Şarkının bağımlılık yaratan tarafı yalnızca yumuşacık vokali değil, sakin bir şekilde seyrederken birden 2:27’de gitar seslerinin yarattığı sele kapılması dinleyene tokat gibi çarpıyor. 3:50’ye kadar süren bu bölümü defalarca dinlemek istiyor, şarkıyı durmadan başa alıyorsunuz.

Ambientvari bir girişle başlayıp birden gitar ve perküsyonun katılmasıyla rotasını tamamen değiştiren “Unknow” da, duyduğum en çarpıcı şarkılardan birisi. “Ayla”nın başındaki piyano melodisinin şarkı ilerledikçe gitarlarla girdiği diyalogun verdiği keyfi de ayrıca vurgulamak isterim.

Bunlara benzer ufak ama çok dikkat çekici ayrıntılarla bezenmiş, altyapısı çok sağlam ve kalbe dokunan, içten bir albüm “Given to the Wild”. Artık The Maccabees için heyecanlanabilirim. Bende iz bırakacak bir albüm yaptılar.





-

22 Ocak 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 101: The Black Keys - El Camino (Nonesuch Records)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 22 Ocak 2012

Son yıllarda duyduğum en iyi rock albümlerinden birisi The Black Keys’den geldi. Geçen aralık ayında çıkan albüm, eğer bu kadar iddialı olmasa, yıl sonu telaşında arada kaynayıp giderdi. Ama “El Camino” arada kaynayacak değil, her türlü engeli aşıp kendini her koşulda dinletecek bir albüm.

Vokalist/gitarist Dan Auerbach ve davulcu Patrick Carney’den oluşan Ohio’lu ikili, 2010 tarihli “Brothers” adlı albümleriyle geçen yılın Grammy ödüllerinde kuvvettli bir rüzgar estirmişti. Prodüktörlüğü (“Tighten Up” adlı single hariç) Mark Neill ile birlikte üstlendikleri albüm, büyük başarı kazanınca ardından gelen albümün nasıl olacağı merak konusuydu.

Patrick Carney, geçenlerde Rolling Stone dergisine verdiği bir röportajda, “İnsanlar Nickelback’i dünyanın en büyük rock grubu diye görmeye başladığı için rock & roll ölüyor. Dünyanın en büyük rock grubunun daima boktan olacağı düşüncesini kabul ettiler. Bu nedenle asla dünyanın en büyük rock grubu olmaya çalışmamalısınız” diyerek epey ilgi çekti. Bana göre söylediğinde doğruluk payı çok. Nickelback gibi yaratıcılıktan uzak sıkıcı albümler yapmadıkları için kendi adıma çok da memnunum.

Yedinci albümleri için prodüktörlük koltuğunu müzik dünyasının dahi yeteneği Danger Mouse ile paylaşmaları da çok akıllıca bir karardı. “El Camino”da önceki çalışmalarındaki kadar eklektik ve dengeli bir sound yok. Saf bir garage rock, soul ve glam rock karması hakim. Gitar rifflerinin sürüklediği melodik şarkılar, bir anda tutuşturuyor dinleyeni.

Bunun en önemli nedeni, grubun önce müziği ortaya çıkarıp, sonra şarkılara uygun sözler yazması. Hatta önemli bir kısmını mikrofonda melodiye uyacak şekilde düzenlemişler. Albüm, aşk, hırs, tutku, kalp kırıklıkları hakkında iddiasız sözlerle dolu ama kendileri şarkıların hiçbirisinin özel bir anlamı olmadığını söylüyor.

Danger Mouse’un iyi pop soundu yaratma konusundaki ününü bilen bilir. Özellikle Gnarls Barkley ve Gorillaz ile yaptığı çalışmalarda bu yönünü kanıtladı. Yaptığı düzenlemelerle The Black Keys’in sounduna da dinleyiciyi derhal yakalama özelliğini zerketmiş.

Brothers” albümündeki daha yavaş şarkıları konserlere uyarlamakta sıkıntı çeken The Black Keys, bu kez işi sağlama almış; evinizde dinlerken bile o şarkıların konserde çalındığında nasıl onbinleri coşturabileceğini hayal edebiliyorsunuz. Belli ki 2012’de The Black Keys albümü ve konserleri çok konuşulacak.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Leonard Cohen İle Bir Paris Akşamı

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 18 Ocak 2012

Ozan şarkıcı, şair, romancı, kültür ikonu Leonard Cohen, bu ay yeni bir albüm yayınlıyor. “Old Ideas” adını taşıyan albümün tanıtımı için Paris’te düzenlenen toplantıya Türkiye’den ben katıldım. Pazartesi akşamı, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen bir grup gazeteci ile birlikte Paris’in ünlü otellerinden Hotel Crillon’da yerimizi alıp Leonard Cohen’ı beklemeye başladık.

Saat tam 19:30’da siyah takım elbisesi, siyah fötr şapkası ve gri gömleğiyle, her zamanki gibi en şık haliyle karşımızdaydı. Gazetecileri kısaca selamlayıp, hoş geldiniz dedi ve menajeriyle birlikte bizimle aynı koltuklara oturarak albümünü baştan sona dinledi. Arkasından da sorularımızı yanıtladı.

Albümden kısaca söz etmek gerekirse, “Old Ideas”, 2004’ten bu yana Cohen’ın yayınladığı ilk çalışma. 10 şarkıdan oluşan oluşan albüm, her zamanki gibi Cohen’ın aşk, sevgi, günlük hayatın işleyişi ve insanoğlunun zihnini meşgul eden endişeler üzerine düşüncelerini ve gözlemlerini aktarıyor.

Bu albümde blues formunda şarkılara da yer verdiği için mutluydu Cohen. “Blues’u ve müzikal yapısını her zaman sevdim. Ama blues söylemeye hakkım olmadığını düşünmüştüm hep. Bir otorite tarafından verilmiş değil ama sonunda bir şekilde bu formu kullanma hakkım olduğunu hissettim. Bazı şarkılar o şekilde ortaya çıktı ve artık blues söyleme hakkım var” dedi. Sesine de çok yakışmış blues, yazdığı sözlere de...

Şarkılarda odak noktası aşk ve sevgi olsa da hüzün hep hissediliyor. Bu tespitimi Cohen’a aktarıp “Acı çekmek, sevmenin gerekli bir parçası mı?” diye sordum. Bunu duymanın kendisi için ilginç olduğunu; çünkü albümü yaparken iyi bir ruh hali içinde olduğunu söyledi.

Sonra da şunu ekledi: “İnsanlar yaşgünlerinde ‘Happy Birthday’ şarkısını söylüyor. Ama Marilyn Monroe da söyledi ve o izlenimi değiştirdi. Bir şarkı bulaşık yıkamakla da ilgili olabilir, daha büyük meselelere de işaret edebilir. Bu onu nasıl söylediğinizle ilgili. Ama bana göre iyi bir şarkıda bu unsurların hepsi olur.

Cohen’ın müziğindeki sır da burada; hayatın her yönü var onun yazdığı sözlerde, şarkıların hüznün en zarif ve esprili halini yansıtıyor. Sözlerindeki ironiler depresif değil, aksine sakinleştirici bir etki yapıyor. Espri unsuru sorulduğunda, “Kadınların erkeği (Ladies’ man) olarak, hayatımın bu döneminde onlarla ilişkim çok miktarda espri içermek zorunda” diye yanıt veriyor.

Kendisiyle de dalga geçebilme olgunluğuna erişmiş, bilgeliğe uzanmış bir sanatçı o. “Going Home” adlı şarkısında “takım elbise içinde yaşayan tembel piç” diye söz ediyor kendisinden ama bizler onun geldiği bu noktada şiirlerine, müziğine, çizimlerine bakınca hâlâ öğrenebileceği bir şey kalmış mıdır diye düşünüyoruz. O ise, tüm alçakgönüllülüğüyle “Kendi aptallığınızdan asla kurtulamazsınız. Yetersizliğinize ya da utanç duyulacak davranışlarınıza ilişkin bolca örnek bulabilirsiniz. Kendi kendinizi acı verici şekilde eleştirme fırsatları bulsanız da bu gerçekler asla tam olarak çözüme ulaşmaz.” diyor.

Toplantıda albüm kapağındaki fotoğrafın Cohen’ın “çalışma arkadaşım, genç bir Türk dostum” diye andığı Kezban Özcan tarafından çekildiğini ve fotoğraftaki kadın gölgesinin de ona ait olduğunu öğrendik.

Daha sonra Cohen'a plak imzalatmak için yanına gittiğimde konuşurken, torununun da bir Türk bakıcısı olduğunu söyleyip, “Türklerle yakın ilişkilerimiz var” dedi. Gülerek imzasını attı plağıma, sesi, karizması, ağırlığı ve aklıyla 16 Ocak akşamını unutulmaz ve çok özel kıldı 77’lik eşsiz delikanlı!




LEONARD COHEN'A SORULAN SORULAR VE VERDİĞİ YANITLAR

Leonard Cohen'a sorulan sorulan diğer soruları ve verdiği yanıtları da aşağıda bir araya getirdim. (Cohen, albümü dinledikten sonra önce Fransız bir radyocunun sorularını yanıtladı, sıra sonra gazetecilerin sorularına geldi.)

-Gazetecilerle birlikte oturup kendi albümünüzü dinlemek nasıl bir deneyimdi?

LC: Bunu anlatmak çok zor.

-Herkes çok sessizce dinledi. Sanırım iyi bir işaret.

LC: Kimse salonu terk etmedi.

-Fransızlarla özel ilişkiniz dikkatimi çekti. Toplantıdan önce Fransızların sizin çalışmalarınızı daha rahat anladığını söylüyordunuz.

LC: Benim çalışma geleneğimin kuşaklar önce burada kurulduğunu düşündüm hep. Bu nedenle hiçbir şeyi ayrıca açıklama gereği duymadım. Bir şarkının müziği, şözleri, müzisyenin pozisyonu Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde açıklıkla anlaşılmış durumdaydı. Ancak bu Amerika’da bütünüyle alışılıp benimsenmiş bir durum değildi.

-Bizim için ne anlama geldiğinizin farkında mısınız? Bazen size gösterdiğimiz saygıdan sıkılabilirsiniz belki de. “Mükemmel şarkıcı”, “mükemmel şair“ “mükemmel akıl” vb. ifadeler ne hissettiriyor?

LC: Muhteşem. Gerçekten iyi hissettiriyor. Bu tür bir kibarlığa karşılık teşekkür etmekten başka bir şey söylemek çok zor.

-Çok akıllı ve parlak bir insansınız. Daima söylediğiniz, yazdığınız çizdiğiniz ve yaptığınız her şey hakkında düşünüyorsunuz. Bir sanatçının insanlar üzerinde nasıl böyle bir etki bırakabileceğini düşünüyordum...

LC: Ben de herkes gibi kendi hayatımı yaşıyorum. Günlük acil işler söz konusu olduğunda benim de o tür soruları sorma lüksüm olmuyor. Daha büyük boyutlu alanlarda onlara kafa yoruyorum.

-Dindar bir insansınız sanıyorum. Yanlışsam düzeltin. Sizin için dinin anlamı ne? Albümü dinlerken dinin insanı gerçekten özgürleştirebileceğini düşündüm. Siz gerçekten özgür bir ruha sahipsiniz, özgür bir insansınız. Bunun yaşla ilgili olduğunu da sanmıyorum.

LC: İtiraf etmeliyim ki yaşla çok ilgisi var. Bu konuda pratik yapmanın ya da disiplinin sonucu mu bilmiyorum ama bir yerde yaşlandığınızda beynin anksiyete ile ilgili belli hücrelerinin öldüğünü okumuştum. Bu nedenle kendinizi ne kadar disipline ettiğinizin bir önemi de yok. Hücrelerinizin durumuna göre çok daha iyi a da kötü hissedebilirsiniz.
Bir Zen hocası dostum var. Şu anda 104 yaşında ama yaşlılığa karşı hiç taviz vermiyor. Onunla zaman geçirmek çok güzel. Dinden söz ettiniz ama bu yaşlı hoca asla dinden konuşmaz. Konuşabildiği her sefer bu özel çalışmayı işaret eder. Bu dindar bir çalışma değil. Doğadaki işleyiş, kişi ve cisim arasındaki ayrılığı ve bir olma yöntemini anlatıyor. Bir anlamda bilimsel bir temeli var. Kesin durumlara değil, bireysel deneyimlere dayalı. Bir tapınma, tanrı yok. Bir toplumda yaşama bağlılık, kendi duygularınız ve diğerlerinin duygularının farkına varmak konusunda aşırı duyarlı olmak anlamına geliyor. Dinle gilili herhangi bir etkinlikten daha çok bu tür bir etkinlik. İman, inanç yok. Din tanımına girmiyor.



-"Old Ideas" ne anlama geliyor? Eski düşünceleri gözden mi geçiriyordunuz yoksa eski düşenceler en iyisi midir?

LC: Tam olarak ne anlama geldiği konusunda emin değilim. Sadece bir düşünce. Bizi en çok ilgilendiren konulara dönüp bakmak anlamında. Tan ne olduğunu söylemek zor. Bizimle kalıp yaşayan, günlük endişeler.

-Neşeli depresyon gibi ifade, kavram olabilir mi?

LC: Depresyon ciddi bir konu. Kötü bir buluşma ya da kötü bir hafta sonundan söz etmiyorum. Depresyon dediğinde klinik bir depresyondan, tüm geçmişinizden, anksiyete denilen durumdan, hiçbir şeyin iyi gitmediğini ve zevk alınabilecek hiçbir şeyin olmadığını hissettiğiniz ve bütün stratejilerinizin çöktüğü durumdan söz ediyorum. Bu tür depresyonu çok yaşadım. Ama açıklamaktan mutluyum ki, yaşamımın belli bir döneminde, hayatımın geç bir döneminde, iyi hocaların ve iyi şansın sayesinde depresyonu aştım ve tekrarlamadı. Umuyorum ki bitti ve bir daha dönmez.

-Hiç kötü bir özelliğiniz var mı?

LC: Hayır, yok. (Bunu gülerek söyledi.)

-İnsanlar sizi sahnede gördüğünde hep büyüleniyor. İnsanlardan bu tür tepkiler alınca ne hissediyorsunuz?

LC: Her yakın, yoğun ilişkide olduğu gibi, ilişkiyi tartışmak çok zararlıdır.



-Dinlediğimiz ilk şarkınız Going Home'da, "Leonard ile konuşmayı severim. O bir centilmen ve kılavuz. Takım elbise içinde yaşayan bir piç" diyorsunuz. Kim bu Leonard?

(Leonard Cohen, bu soruya eliyle kendini işaret edip gülerek yanıt verdi.)

-İsrail’e son ziyaretiniz hakkında sormak istiyorum. Herkes büyüleyici olduğunu söylüyor. İnsanlar, eleştirmenler İsrail’deki son konserinizin çok özel olduğu fikrinde. Siz de aynısını hissettiniz mi? Ayrıca İsrail’i boykot etmeniz için size baskı yapanlara nasıl karşılık verdiniz?

LC: Sanatsal iletişimde boykota inanmıyorum. Çünkü iletişim için son umut o. Biz insanlar arasında iletişim kurulması umuduyla bir açıklama yaptık, bu konuda bir fon oluşturduk. Konserden elde edilen tüm geliri o fona bağışladık. Orada 50 bin kişi var. İki toplum arasında iletişim kurulmasını teşvik etmeye çalıştık. Biliyorum umutsuz bir durum. Biliyorum birçok kişi için tartışma dışı ama bir noktada insan bir şeyler yapmak istiyor. Bizim yaptığımız da buydu.

-Albüm kapağındaki fotğrafta bir kadın gölgesi var. Kim o?

LC: Evimin bahçesinde çekildi o. O gölge fotoğrafçının gölgesi. Kezban Özcan, bir Türk çalışma arkadaşım, genç dostum. O gölge fotoğrafta aslında daha aşağıda, farklı bir yerdeydi. Onu Photoshop’la yukarı çekince iki tane gölge daha gizemli oldu. Sanırım böyle de iyi oldu.



-Bir keresinde birçok çalışmanızın hazır halde olduğunu ve aralarında şarkıların da bulunduğunu söylemiştiniz. Onları kullanmayı düşünüyor musunuz?

LC: Bitmemiş çok materyalim var elimde. Ama şu anda üzerinde çalıştığım yeni bir albüm için yeterli malzemem de bulunuyor. 1 yıl ya da biraz daha uzun bir süre içinde yeni bir albüm yapabilirim.

-Hepimiz için geçerli olan kesin sonla ilgili nihai bir düşünceye vardınız mı?

LC: Bir sonuca vardım. Öleceğim. Düşündükçe çeşitli olasılıklar bu tür soruları gündeme getiriyor tabii ama ben bunu bir galibiyetle yapmak istiyorum.

-Ölümden sonraki gelecek yaşantınızda ne yapmak isterdiniz?

LC: O süreci pek anlamıyorum ama kızımın köpeği olarak yeniden hayata dönmek isterdim.

-Bu albümde eskilere göre daha çok flamenko etkisi hissediliyor. Burada Enrique Morente'yi anmak isterim. Dostunuzdu sanıyorum ve geçen sene öldü. Flamenko seviyor musunuz, dinliyor musunuz?

LC: Flamenkoyu çok seviyorum. Kimse dinlemezken ben flamenko dinlerdim. Bana derinden dokunan bir müzik. Flamenko, fado, blues, rembetika, country bunlar daima beni en çok etkileyen müzikler. Müzik hayatımdaki en büyük ayrıcalıklardan birisi, Enrique Morente'nin müziğimi flamenko formunda yorumlamasıydı. Enrique Morente'yi buradaki insanlar tanıyor mu bilmiyorum ama geçen sene öldü. Kendi kuşağının en önemli sanatçılarındandı. Rocksteady etkisini flamenkoya yansıttı, tutkuyu ve özgünlüğü feda etmeden diğer birçok unsuru flamenkoya taşıyıp sağlam bir füzyon yarattı. Çok iyi bir şarkıcı ve müzik alanında çok yaratıcıydı. Benim çalışmamla ilgilenip kendi geleneklerinde yorumladığı için büyük bir onur duydum. Bu şarkıları topladığı Omega adlı bir albüm yaptı. Principe Asturias Ödül Töreni'nde ünlü flamenko şarkıcısı Duquende'nin "The Gypsy's Wife" adlı şarkımı flamenko formunda söylemesi beni derinden etkileyen bir olaydı.



(Fotoğraflar bana aittir.)

15 Ocak 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 100: Amy Winehouse- Lioness: Hidden Treasures (Island Records)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 15 Ocak 2012

Amy Winehouse’un trajik bir şekilde yaşama veda edişinin üzerinden henüz tam altı ay bile geçmedi ama yeni çıkan bir albümü var elimizde. Albümde yer alan ve 2002-2011 yılları arasında yapılıp daha önce yayınlanmayan 12 kaydı, prodüktörler Mark Ronson, Salaam Remi ve Winehouse’un ailesi belirlemiş.

Müzisyenlerin ölümünden sonra albümlerinin çıkması çok tartışılan bir konu. Bazıları plak şirketlerinin hemen harekete geçip bu olayı fırsat gibi kullanmasından rahatsız. Bazılarıysa sevdikleri sanatçının daha önce duyulmamış kayıtlarını dinlemekten mutlu. Winehouse yaşasa, bu albümün yayınlanmasına onay vermez miydi emin olamayız. O nedenle bu tartışma hep sürecek kanımca.

Ben de aynı gerekçelerle hem rahatsızım hem mutluyum. Michael Jackson’ın ölümünden sonra çıkan “Invincible”da olduğu gibi, onun söylediği şüpheli olan kayıtları içeren albümler elbette rahatsızlık yaratır.

Bir diğer endişe de, Tupac Shakur’un başına gelenin yeniden yaşanması. Amerikalı rap şarkıcısının 1996’da öldürülmesinden bugüne kadar farklı konseptlerde düzinelerce albüm yayınlandı. Umarım Amy Winehouse için de bu tür bir sömürü söz konusu olmaz...

Lioness : Hidden Treasures”, Winehouse’un “Frank” (2003) ile “Back to Black” (2006) adlı albümlerinin öncesinde ve sonrasında kaydettiği çeşitli cover’ları ve bilinen şarkılarının farklı versiyonlarını içeriyor.

Tony Bennett ile muhteşem düeti “Body and Soul”un yanı sıra, Amerikalı rap şarkıcısı Nas’ın sanatçıya eşlik ettiği “Like Smoke” da albümde yer alıyor. Soul ile rap karması çok rastlanan bir birliktelik değil ama “Like Smoke” olanların en iyilerinden.

Şarkıları dinlerken en çok dikkat çeken şey, Winehouse’un sesinde yıllar ilerledikçe hissedilen değişiklik oluyor. 2002’de “The Girl from Ipanema”yı söyleyen berrak, yumuşak sesli 18 yaşındaki genç kadınla, 2009’da “A Song for You” adlı şarkıyı söyleyen paslanmış sesin sahibi aynı kadın mı diye düşünüyor insan. Leon Russell’ın ünlü şarkısını söylerken güçlü kontralto sesi, “Hayatım sona erdiğinde birlikte olduğumuz zamanları ve bu şarkıyı senin için söylediğimi hatırla” diyor acıyla...

27 yaşında aniden kaybettiğimiz büyük bir yetenekten bu sözleri duymak, her dinleyici gibi beni de sarstı. Winehouse’un müziğinde her zaman var olan hüzün daha da koyulaştı.

Albümdeki yeni şarkılara gelince, “Between the Cheats”, Winehouse’un yayınlamayı düşündüğü üçüncü albümü için 2008’de kaydedilmiş. Belki Winehouse yaşasa bu haliyle albüme girmeyecekti ama ben dinlediğim kaydı çok sevdim. Çocukken annemin evde dinlediği şarkıları andırıyor, gözümü kapadığımda televizyonun siyah -beyaz döneminde yayınlanan 60'lardan bir filmi çağrıştırıyor.

Şunu belirtmek gerekir ki, bu albüm, Winehouse’un önceki çalışmalarıyla kıyaslanınca onlar kadar parlak değil. “Back to Black” gibi bütünlüklü bir albüm olmasa da, 9 yıllık bir sürede farklı yerlerde yapılmış kayıtları belli bir kalitede bir araya getirmek küçümsenecek bir iş değil. Mark Ronson ve Salaam Remi’yi bu nedenle kutlamak gerekir.

Bir de her şey bir yana; Amy ne söylese dinlenir... Hep dinlenecek.





-

8 Ocak 2012 Pazar

Vitrindeki Albümler 99: Grouplove - Never Trust a Happy Song (Atlantic Records)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Ocak 2012

Mutlu şarkıya asla güvenme” diyen bir albüm, daha baştan adıyla ilgimi çeker benim. Mutluluk müzisyenlere şarkı yapmak için ilham verir mi?

Bu soruya “Evet” diyen müzisyenler var elbette ama fazla değil. Hüznün, insanoğlunun tutarsızlıklarının, dünyanın acımasızlığının, aşk acısının müzisyenler için esinlendirici olduğunu söyleyenler daha yaygın.

Albümü dinlemeden önce, 2009’da Los Angeles’ta kurulan alternatif pop grubu Grouplove da böyle mi düşünüyor ki albüme bu adı koydu diye merak ettim. Çünkü ilk yayımladıkları kısaçalarda yer alan iki şarkılarını 2010’da dinlemiştik. Beş gençten oluşan grubun, folk, alternatif pop, rock ve elektronik sesleri bir potada eriten müziği, genel olarak enerjik ve oldukça neşeliydi.

O nedenle albüme verdikleri isim, müzikleriyle bir anlamda tezat oluşturuyor. Bu durumda “güvenmeyin” diye tavsiyede bulundukları mutlu şarkılardan oluşan bir albüm mü yapmışlar, yoksa burada bir ironik yaklaşım mı var?

12 şarkıdan oluşan albümün, ilk 1/3’lik bölümü aynen kısaçalardaki enerjik ve olumlu havayı sürdürüyor. “Colours”da “İzne ihtiyacımız yok / İstediğimiz yere gidebilir, istediğimizi söyleyebilir ve istediğimizi yapabiliriz” diyor vokalist Chris Zucconi. Dinlerken insanı dansa davet eden, dertleri bir yana bırakıp dünyadaki güzelliklerin tadını çıkarmaya çağıran bir havası var şarkıların.

Ancak “Slow” adlı şarkıyla birlikte ikinci kısma geçildiğinde mikrofonu grubun ikinci vokalisti Hannah Hooper alıyor. Müziğin ritmi yavaşlarken birden hayatın zor yanları da işin içine giriyor. “Beni buraya getiren sensin/Sevinçlerin ve sen / Bütün o yıllar boyunca korkuyu getiren sen” diyor Hannah.

Sonra ardından Hannah ile Chris’in özgürce çıplak koşan, denize giren gençlerden söz eden “Naked Kids”deki düeti geliyor.

Albümün bundan sonrası bir hızlanıp bir yavaşlayan, hayatın hem güzel hem de kötü yanlarını anlatan şarkılarla dolu. Dolayısıyla albüm adının yansıttığı gibi tek bir tavır, bütünlük yok müziklerinde. İlk dinledikten sonra, tekrar tekrar dinlemek isteği duyuran şarkılar da var, es geçmek istedikleriniz de.

Şarkı sözlerinde ise bir derinlik, sofistike yaklaşım yok; çoğunlukla basit cümleler yineleniyor. Ancak grubun sözleri daha çarpıcı kılmak için bir çabasının olmadığı da belli. Bana kalırsa bir araya gelip, ince eleyip sık dokumadan, içlerinden geldiği gibi, çalıp söylemişler.

Grouplove’ın şarkılarının hiçbiri unutulmayacak ya da iz bırakacak türden değil ama Modest Mouse'u hatırlatan melodik müzik eşliğinde neşelenmek için indie pop albümü arayanlara hitap edebilir.



Rock'ın Yaşayan Efsanesi 65 Yaşında!

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Ocak 2012


Hangi Bowie’yi daha çok seversiniz? 60’ların sonunda folk-rock ile pop’u birleştiren ilk albümünü çıkaran masum yüzlü genç Bowie’yi mi? 70’lerin başındaki androjen görüntülü glam-rock yıldızı Ziggy Stardust’ı mı, funk/disko/soul ve R&B ile flört eden The Thin White Duke’ü mü?

70’lerin ikinci yarısında minimalist, ambient müziğe yakınlaşıp, Brian Eno ile kariyerinin en güzel albümlerine imza atan Berlin dönemindeki uçuk Bowie’yi mi? 80’lerde Queen, Tina Turner, Pat Metheny gibi isimlerle işbirlikleri yapıp megastar olarak yükselen Bowie’yi mi? Rock ile elektronik müziği buluşturduğu “Outside” dönemindeki halini mi?

Müzik tarihinde bu kadar çok alter ego geliştirip, bunca farklı türle haşır neşir olan terk müzisyendir Bowie. Unutulmaz şarkılara imza atıp, sayısız müzisyene ilham veren, popüler müziğin tarihinin akışını değiştiren isimdir o. İşte bu yaşayan efsane, 8 Ocak’ta 65 yaşını kutluyor.

15 yaşında ilk grubunu kurduğunu düşünürsek, 50 yıldır müzik dünyasının en esinlendirici ikonlarından birisi. Kendisi, işin başında bugünlere varacağını hiç düşünmemiş aslında. Müzik yazarı Paul Trynka’nın 2011’de yayımlanan “David Bowie: Starman” adlı kitabı şöyle başlıyor:

1991 yılında çocukluğundaki gibi soğuk ve yağışlı bir kasım ayında, David Bowie şoförüne Brixton Academy’ye giden manzaralı yolu izlemesini söyledi. Son birkaç haftadır konuşkan, açık ve şaşırtıcı şekilde kırılgandı, ama camdan bakarken birkaç dakika sessiz kaldı. Sonra arkasına döndüğünde, yanında oturan gitarist Eric Schermerhorn, yanaklarına düşen gözyaşlarını gördü. ‘Bu bir mucize’, diye usulca mırıldanıyordu Bowie. ‘Muhtemelen muhasebeci olmam gerekirdi. Her şey nasıl oldu bilmiyorum.’

Bu satırları okuyan herkes, Trynka gibi şunu sormuştur sanırım: “Yıldız olmak, böylesine göz kamaştırıcı bir insan için kaçınılmaz değil midir?” Bowie’nin Londra’da doğduğu yer olan Brixton bölgesine gittiğinde duygulanıp söylediği sözlerin çok içten olduğu kesin. Dışardan bakıldığında bizler için yeteneğiyle doğru orantılı şekilde gelişen olağanüstü kariyeri, onun için sürpriz olmuş. Bu durum ilk anda insanı çok şaşırtsa da, Trynka’nın Bowie’nin hayatına girmiş ikiyüzden fazla kişiyle röportaj yaparak yazdığı biyografiyi okuduğunuzda, onun neden böyle düşündüğünü anlamak daha kolay.

Savaş sonrası İngiltere’de John Lennon ve Eric Clapton gibi annesiyle sorunlar yaşayan, kendini toplumdan dışlanmış hisseden bir genç olarak yetişmiş Bowie. Trynka’ya göre, bugün olsa her üçünün de yetiştiği evlerin kapısını bir sosyal hizmet uzmanı çalardı. Yaşadığı sorunlardan müzik sayesinde çıkış yolu bulan insanlardan biriydi Bowie de.

Son yıllarda hasta olduğu ve müziği bıraktığı söylentileri dolaşıyor. Hatta bu söylentilere yenisini geçen yaz verdiği bir röportajda Paul Trynka ekledi ve “Eğer müziğe dönerse bunun mucize olacağına inandığını” söyledi. Şunu eklemeyi de unutmadı: “Ama mucizeler de gerçekleşebiliyor.

2003 tarihli “Heathen” albümünden sonra Bowie’den ses çıkmadı. Geçen yıl sürpriz bir şekilde, 2001’de yayınlanması düşünülen ama sonra vazgeçilen “Toy” adlı albümü internete sızdı. 1960’larda kaydedilmiş şarkıların daha önce duyulmamış versiyonlarının yer aldığı albüm konusunda Bowie’den hiçbir yorum gelmedi.

2011 Aralık ayında müzik dünyasını heyecanlandıran bir olay da, Bowie’nin BBC Top of the Pops programında 38 yıl önce “Jean Genie” adlı parçayı seslendirdiği performansa ait görüntülerin ortaya çıkması oldu. İngiliz Film Enstitüsü tarafından düzenlenen bir basın toplantısında, arşivden kaybolduğu düşünülen görüntünün tek kopyasının bir kameramanda bulunduğu açıklandı. Bowie’nin İngiltere’yi büyülediği o görüntüler, onunla ilgili medyaya yansıyan son haberdi.

Bowie müzikten emekli oldu mu?” sorusu, kendisi bir açıklama yapıncaya kadar sorulmaya devam edilecek. Çünkü benim bildiğim Bowie, böyle sessiz bir ayrılık yapmaz. Ama dönerse de büyük ve sarsıcı bir işle döner. Bugüne kadar izlediğim yüzlerce müzisyen içinde sahne performansı en etkileyici olan o. 65 yaşını kutluyorum ve müthiş sesini yeniden canlı dinleyeceğim günü bekliyorum.



-

25 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 98: Charlotte Gainsbourg - Stage Whisper (Warner Music)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 25 Aralık 2011

Serge Gainsbourg ile Jane Birkin gibi efsaneleşmiş bir ikilinin kızı olmak, bazılarının hayallerini süsleyebilir. Daha baştan hayata 1-0 önde başlamak olabilir bunun anlamı. Bir yandan da, o kadar başarılı bir ikilinin gerisinde kalma tehlikesi vardır. Ne yaparsa yapsın, hep doğarken sahip olduğu soyadının etkisiyle bulunduğu yere geldiği düşünülecektir. Kendini kanıtlaması uzun yıllar sürebilir ya da sırtında hep o yükle dolaşır.

Ama bir yandan da Charlotte Gainsbourg gibi çok ünlü ve başarılı isimlerin çocuklarının, sıradan insanların hiç ulaşamayacağı yeteneklerle kolaylıkla iletişime girebildiği de bir gerçektir. Bu durumda olumlu ve olumsuz sonuçları dengelemek, herhalde insanın kendi yeteneğine kalıyor.

Charlotte Gainsbourg, bugüne kadar hem müzik hem de sinema alanında çalışmalar yaptı. Çok sayıda filmde rol aldı; Lars von Trier’nin son filmi “Melancholia”daki rolüyle bu yıl da çok konuşuldu.

Ancak müzik kariyeri, sinemadaki kadar yoğun değildi. İlk albümü “Charlotte For Ever”ı 1986’da çıkardığı düşünülürse, aradan geçen 25 yılda toplam dört albüm yapması, müzik alanında çok büyük bir iddia taşımadığınının da bir göstergesi. Kendisi de aslında o ilk albümden sonra müzik kariyerine sıkı bir şekilde sarılacağını düşünmediğini belirtiyor.

Buna karşın, 2010’de Beck prodüktörlüğünde yayımladığı “IRM” adlı albümü, beklenmedik bir şekilde başarılı oldu ve birçok mecrada geçen yılın en iyi albümleri arasında gösterildi. Beyin anevrizması sonucunda bir ameliyatla hayatı kurtulmuş, o albümü de hastalık sırasındaki atmosferi yansıtmıştı.

Yine Beck prodüktörlüğünde yayınladığı yeni albümü “Stage Whisper” ise, IRM’e dahil edilmeyen 8 stüdyo kaydı ile 2010 yazında Avrupa’da verdiği konserlerden alınan 11 canlı kaydı içeriyor. Toplam 66 dakika süren albümde, stüdyo kayıtları 28 dakika. Sonuçta başlı başına yeni bir albüm kaydedilmiş değil. Bu nedenle hayal kırıklığı yaşayanlar olabilir.

Daha önce yayınlanmamış şarkıların dört tanesi Beck imzası taşıyor. Charlotte Gainsbourg’un fısıldarcasına, yavaşça söylediği, elektropop çizgisindeki bu şarkılar bana Goldfrapp ile Bat for Lashes’ı çağrıştırdı. İçlerinde en çok perküsyon ve synthlerin sürüklediği “All The Rain” ve Gainsbourg’un celeste, kontrbass, çello ve harp ile yaratılan atmosferik sounda yumuşacık bir vokalle eşlik ettiği “White Telephone” dikkate değer.

Stüdyo kayıtlarında Gainsbourg’un Beck dışında, Connan Mockaskin, Villagers’dan Conor O’Brien, Noah and the Whale’den Charlie Fink ile yaptığı işbirlikleri de var. Conor O’Brien’ın geri vokalde de yer aldığı, akustik gitar ve klavyeyi öne çıkaran “Memoir” diğerlerinin arasında ayrıca anılmayı hak ediyor.

Konser kayıtlarından oluşan ikinci CD’yi dinlemeye başlayınca, çarpıcı bir fark hissediliyor. Gainsbourg’un sesi stüdyo kayıtlarında ne kadar kırılgansa, canlı kayıtlarda o kadar güçlü. Bazı sanatçılar vardır; stüdyo albümlerini dinleyerek konserde nasıl bir performans çıkacaracağını tahmin edemezsiniz. Gainsbourg onlardan birisi. Canlı performanslarında seslendirdiği şarkılar “IRM” ve “5:55”ten seçilmiş; sound farkında bunun da etkisi var elbette. Çünkü “Stage Whisper”ın ilk CD’sinde gerçekten albüm adına uygun olarak usulca şarkı söyleyen Gainsbourg, ikinci CD’de Jarvis Cocker, Air ve Beck’in imzasını taşıyan şarkılarda daha belirgin bir rock sounduna geçiş yapıp kendini kanıtlıyor.

Bunun tek istisnası, Bob Dylan cover’ı “Just Like A Woman”. Şarkının yansıttığı hissi verememiş Gainsbourg. Keşke o da bu albüme alınmasaymış dedirtti bana.

“Stage Whisper”, Gainsbourg’un müzikte farklı türlerin altından kalkabildiğini göstermesi bakımından ilginç bir albüm. “IRM”den arta kalanlar sanatçının hayranlarını sevindirecektir ama onunla müzik alanında daha önce tanışmadıysanız, bu alacağınız ilk Gainsbourg albümü olmasın.

21 Aralık 2011 Çarşamba

“The Smiths’in birleşme olasılığı her zaman var”

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 21 Aralık 2011

Bu yıl The Smiths'in alternatif rock tarihinin klasikleri arasında yer alan “The Queen Is Dead” albümünün 25. yıldönümü kutlanıyor. Grubun davulcusu Mike Joyce, son aylarda dünyanın çeşitli kentlerinde yapılan kutlama etkinliklerine şahsen katılıyor. Geçen cumartesi günü de albümün 25. yılı için Indigo'da düzenlenen özel gecede DJ performansı sunmak üzere İstanbul'a geldi.

1982'de kurulup 1987'de dağılmış olsa da, farklı kuşaklardan çok sayıda müzikseverin kalbindeki özel yerini bugün de koruyan bir grup The Smiths. Kısa kariyeri boyunca toplam dört stüdyo albümü yayınlayarak yarattığı etkinin büyüklüğünü düşünürsek, gerçekten "efsane" sıfatı onlara çok yakışıyor.

"The Queen Is Dead"in önemini burada birkaç cümle ile de olsa belirtmeden geçmek istemiyorum.

The Smiths’in kariyerinde ayrı bir yeri olan bu albüm, 1986’da yayımlandığında, aynı Sex Pistols’ın “God Save the Queen” adlı şarkısı gibi, monarşi karşıtı mesajlarıyla toplumu sarsıp uyandırma işlevi gördü. Albüme adını veren şarkı, Muhafazakar Parti lideri Margaret Thatcher’ın liberal ekonomiye ağırlık veren politikalarının altında ezilen Britanya halkının ve kendini dışlanmış hisseden bir kuşağın adeta marşı haline geldi.

Böyle bir albümde çalmış bir müzisyen İstanbul'a gelir de, röportaj yapılmadan bırakılır mı hiç? Haftalarca süren telefon ve mail trafiği sonucunda Mike Joyce röportajı için onay aldım. Röportaj için Joyce ile cumartesi akşama doğru buluşacaktım ancak Indigo'ya gittiğimde, uçuşla ilgili bazı beklenmeyen gelişmeler nedeniyle İstanbul'a varışının gecikeceğini öğrendim. Ve sonuçta Joyce'u fırtınalı bir gecede Beyoğlu'nda 6 saat kadar bekledim. Bu arada Vlasdislav Delay'in Borusan'daki performansını bile izledim. Ama beklediğime elbette değdi. 18:00'da yapmayı planladığımız söyleşi, ancak 24:00 civarında Joyce'un kaldığı Londra Oteli'nin lobisinde gerçekleşebildi.


Röportaj öncesinde kendisiyle ilk olarak Tomtom Mahallesi'nde yemek yediği restoranda tanıştım ve hayatımı değiştiren en önemli albümü, "Meat Is Murder"ı imzalattım.

(Bir gün o albümün üzerinde The Smiths'in dört üyesinin de imzasının olmasını çok istiyorum.) Çok güleryüzü ve alçakgönüllü bir müzisyen Mike Joyce. Onunla konuşmak çok keyifliydi.



Dünyanın çeşitli kentlerinde DJ'lik yapıyorsunuz. Sizin için nasıl bir deneyim?

Fantastik bir deneyim. Farklı kültürlerden insanları tanımak, eski The Smiths hayranlarıyla buluşmak, yeni hayranlarla karşılaşmak çok güzel. Bazen bir gruba ait olduğunu hissetmek iyi geliyor insana. Eskiden konserlere gittiğimde, benimle aynı grubu sevenlerle tanışınca da bu duyguyu hissederdim. Şimdi de kulüplerde aynı tür müziği seven insanlarla buluşuyorum. Benim için harika bir ortam.

Kariyeriniz boyunca yaşadığınız en şaşırtıcı gelişme ne oldu?

İki radyoda birden program yapıyor olmam benim için sürpriz bir gelişme oldu. Birisi İngiltere’de BBC 6 Music’te, diğeri de New York’ta East Village Radio’da. Daha önceleri radyo programı yapacağımı düşünmemiştim. Çünkü bir grupta davul çalıyordum. Hem bir grupta aktif şekilde yer alıp hem de radyoda programlar yapamazdım; ikisi birden yürümezdi. Şu anda radyoya odaklandım. İlginç ve şaşırtıcı bir durum benim açımdan.

Müzik kariyerinizi değerlendirdiğinizde, hedeflediklerinizi yerine getirmiş olmanın verdiği tatmini hissediyor musunuz?

Evet, büyük ölçüde böyle bir tatmin hissediyorum. Her zaman başarılı bir grupta yer almak istedim ve bunu çok erken yaşta başardım. The Smiths’e katılmadan önce de başka gruplarda çaldım. Onlar daha çok The Smiths öncesinde çıraklık dönemi gibi oldu benim için. The Smiths sonrasında da birçok iyi grupta çaldım. Birlikte çalıştığım bütün müzisyenleri düşününce, daha iyi bir kadro hayal edemezdim diyorum. Müzik kariyerimde çok şanslıydım.

Müzik yaşantınızda tek bir anı doruk noktası olarak nitelendirmek isteseniz, hangisi olurdu?

Bunu söylemek çok zor. O kadar fazla ki... Yıllar geçtikçe o tür anların sayısı da artıyor ama ilk single çalışmamız “Hand in Glove”u kaydetmek, sonra yayımlandığında o plağı elime almak müthişti. The Smiths’in ilk altın plağı da muhteşem bir deneyimdi.

Bunlar olurken tam olarak kaç yaşındaydınız?

The Smiths’e katıldığımda 19 yaşındaydım. Çok gençtim.



"THE QUEEN IS DEAD HİÇ ESKİMEDİ"

”The Queen Is Dead” albümü yayımlandığında ise 23 yaşındaydınız. Bugün o albümü dinlediğinizde neler hissediyorsunuz?

Onu dinlediğimde birçok anım canlanıyor. Bana göre The Smiths olarak kaydettiğimiz her albüm ayrı bir başarıydı. Çünkü hepsi birbirinden farklı müzik tarzlarını barındırıyor. Bence kariyerimiz boyunca giderek birbirinden daha iyi olan albümler kaydettik; ki bu her grubun hedeflediği bir şey. 25 yıl önce yaptığımız müzik günümüzde de geçerli. Bugün yeni bir grup kurulsa ve “The Queen Is Dead”i yeni kaydetmiş olsa, yine çok iyi karşılanırdı. Modası geçmedi, eskimedi.

The Smiths’in hâlâ farklı kuşaktan insanların kalbinde yer almasını, hiç unutulmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şarkı yazarlığı o kadar iyi ki, zamanı aşan bir kalitesi var. 60’lar, 70’ler, 80’ler dönemine ya da günümüze bakarsak, davul, bas, gitar ve vokalden oluşan geleneksel şarkı yazarlığı aynıdır. Çok basit görünür ama değildir aslında. Doğrusu, Johnny Marr’ın şarkı yazarlığı Morrissey’in olağanüstü şarkı sözleriyle birleşince, Andy ve benim için işler epeyce kolaylaştı.

Morrissey ve Marr’la en son ne zaman konuştunuz?

Çok uzun yıllar önce. Ne yazık ki işler öyle gelişti...

Onlarla geçirecek 10 dakikanız olsa, ne konuşurdunuz?

Sert, saldırgan bir şey söylemezdim. Sizinle şu anda konuştuğum gibi konuşurdum. Hayatımızda olan bitenden söz etmek isterdim. Son görüştüğümüzden bu yana çok zaman geçti. Köprülerin altından çok sular aktı. 10 dakikada her şeyi konuşmak zor olurdu. En iyisi, herkesin kişisel yaşantısına odaklanıp neler yaptığını sorardım.

25 yıldır yaptığınız çalışmalara bakınca, sizi müzik yapmaya iten temel neden olarak neyi görüyorsunuz?

Asıl neden eğlendirmek ve yaptığım işten zevk almak sanırım. The Smiths’ten sonra da muhteşem şarkı yazarlarıyla çalıştım. Aralarında Julian Cope, Buzzcocks, Public Image Ltd., Sinead O’Connor gibi muhteşem isimler vardı. Bir davulcu için iyi bir şarkı yazarıyla çalışmak olabilecek en güzel şey. Eğer şarkı yazarlığı iyi değilse, benim davulumun bir işe yarayacağını sanmıyorum. Ama hayatımın bu noktasında kendimi kanıtlamak için özel bir çaba içinde olmam gerektiğini düşünmüyorum. Şu ana kadar kariyerim çok güzel gelişti. Bundan sonraki zamanı da sevdiğim işleri yaparak geçireceğim.

Bir önceki soruyu yanıtlarken Buzzcocks ile çalıştığınızdan söz ettiniz. Şubat ayında İstanbul’da grubu canlı dinleyeceğiz. Onlarla konuşma fırsatım olursa ne sorayım?

Mayıs ayında Manchester’da orijinal vokalist Howard Devoto ile çalacaklar. O konserde beni biste çalmak için sahneye davet ederler mi? Evet, bunu sormalısınız.

"MEAT IS MURDER'I KAYDETTİKTEN SONRA VEJETARYEN OLDUM"

The Smiths’le ilgili sizi mutlu eden bütün öğeleri barındıran tek bir albüm seçmeniz istense, hangisini seçersiniz?

Benim favori The Smiths albümüm “Strangeways, Here We Come”.

Neden?

O kaydettiğimiz son albüm. Az önce de belirttiğim gibi, yaptığımız her albüm bir öncekinden daha iyiydi. Bu albümle İngiltere’nin her yerinde, Avrupa’da ve Amerika’da tura çıkıp büyük başarı elde ettik. Rahatlatıcı bir çalışmaydı. Çünkü bir şeyleri başarmamız için üzerimizde kurulan bir baskı yoktu. Kendimizi herkese kanıtlamıştık. Bu nedenle en keyif verici olanıydı.



“Meat Is Murder”, benim veganlığı tercih etmemde çok etkili olan bir albüm. Çok etkili ve net bir mesajı var. Kayıttan önce bu konuda grup içinde konuştunuz mu?

Evet, konuştuk. Şarkıyı kaydettikten sonra yemekte bir araya gelmiştik...

Kayıttan sonra mı konuştunuz?

Evet, kayıttan sonra konuştuk. O sırada vejetaryen değildim. Ama Morrissey’in hayvanlara yapılanlar konusundaki sözleri öyle güçlüydü ki, o şarkıyı kaydettikten sonra vejetaryen oldum. O albümü yapmamış olsaydık, hâlâ et yiyor olabilirdim. 1985 yılından bu yana vejetaryenim, üç çocuğumu da vejetaryen yetiştirdim. O şarkının gücü bu. Çünkü hayvanlara yapılan zulüm için hiçbir gerekçe yok.

Morrissey'in Norveç katliamı sırasında hayvanlara uygulanan zulümle ilgili sözleri konusunda yorumunuz ne?

Tam olarak ne söylediğini okumadım ama bazı yerlerden duydum.

Twitter’da Morrissey’e destek veren tweetlerinizi görmüştüm.

Evet, net olarak kullandığı sözcükleri bilmiyorum ama sanırım zor bir zamanda çok direkt konuştu.

Bazen insanların dikkatini çekmek için sarsıcı olmak gerekiyor. Bence Morrissey haklıydı, yanlış bir şey söylemedi.

Hemfikirim. Ben o şekilde davranmayacak olsam bile düşüncem onunla aynı paralelde. Ama insanlar benim tavsiyelerimi dinlemeyebilir. Morrissey, bu tür görüşleri dile getirmek için daha avantajlı bir konumda olabilir. Gerçekte söylediği temel şey, hayat hayattır ve masum hayvanlar her gün katlediliyor.

Fakat insanlar o sözleri yanlış değerlendirdi...

Evet, gerçekten yanlış anlaşıldı. O nedenle ona destek verdim. Morrissey, Norveç’te olanı savunmuyordu; sadece bu tür bir katliamın masum hayvanlara her gün uygulandığını söylüyordu. Bu anlamda onunla aynı görüşteyim.

"CAMERON, DÜŞMAN TARAFTAYDI"



Marr ve Morrissey, İngiltere Başbakanı David Cameron The Smiths'i sevdiğini söyleyince, sert şekilde yanıt verip, grubun müziğinden hoşlanmaması için uyarmışlardı. İnternette İngiliz Parlamentosu'nda çıkan tartışmayı da izledim. Komikti. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Haklılar bence. Komikti gerçekten. Cameron, bizim ait olduğumuz gruptan değil. Müziğimiz, hiçbir zaman onun temsil ettiği değerlere yönelik olmadı. Elbette müzik, dinlemek isteyen herkes için. Fakat bizim söylediğimiz sözler, yaptığımız müzik, onun gibiler için değil. Bir grup, bir çete vardı ve o düşman taraftı. Bana göre yaptığı, hoş gözükmek adına The Smiths’i kullanmak...

The Smiths'in aktif olduğu döneme ve The Smiths sonrasına ilişkin herhangi bir pişmanlığınız var mı? (Bu soruyu, Mike Joyce'un The Smiths dağıldıktan sonra telif hakkı için Marr ve Morrissey aleyhine açtığı davayı düşünerek sordum. Morrissey, o davayla ilgili olarak, 'The Smiths'i Marr dağıttı, Joyce yok etti' demişti. Joyce, soruyu neyi kastederek sorduğumu anladı.)

Hayır, yaptığım her şeyden mutluyum.

Her şeyi aynı şekilde mi yapardınız?

Kesinlikle. Her şeyi, hiçbir değişiklik olmadan aynen yapardım.

The Smiths dağıldıktan sonra birçok ünlü isimle çalıştınız. Onlarla işbirliği yapmak, The Smiths üyeleriyle çalışmaktan farklı mıydı?

Farklıydı. Bazen onun kadar da heyecan vericiydi. Buzzcocks’la çalışmak harika bir duyguydu. Çünkü benim davul çalma nedenim o grup. Buzzcocks konserine gittiğimde sahnede gördüklerim aklımı başımdan aldı ve bir gruba girmeye o zaman karar verdim. The Smiths’in yeri elbette ayrı. Birlikte olmaktan mutluluk duyduğum insanlarla çok büyük kalabalıklara konser vermek her zaman çok keyifli. Ama ilkler hep daha özel. The Smiths, bu açıdan hepimiz için bir ilkti. Her birimiz kariyerimizde birçok ilki o grupta yaşadık.

Marr, bir röportajında Morrissey'in The Smiths'i dünyadan intikam alma yöntemi olarak gördüğünü, onun için bu grupta yer almanın, binaların camlarını yerle bir etmek olduğunu söylediğini anlatmıştı. Siz de 80'lerde Morrissey kadar öfkeli miydiniz?

Hayır, ben kızgın değildim. Ben sadece davul çalmayı seviyorum. Morrissey’in belagati çok özel. The Smiths’i bu yönünü ortaya koyacak bir vasıta olarak kullanıyordu. Bence bunun hiçbir sakıncası yoktu. Şarkıcıların yaptığı da budur zaten. Ayrıca işini çok iyi yapıyordu. Birçok grubun hiç değinmediği konuları şarkılarda işleyip, kamuoyunun dikkatini çekti. Grupların konuşmaktan kaçındığı konuları gündeme getirmeyi kendi görevi olarak gördü Morrissey. O dönemlerde popüler müzik bu tür meseleleri gündeme getirmek için en iyi araçtı. Morrissey bu yolu çok etkili bir şekilde kullandı.



The Smiths’in verdiği en iyi konser sizce hangisiydi?

Manchester’ın hemen dışında Salford bölgesi var. Oradaki konser unutulmazdı.

Gittim oraya.

O zaman bilirsiniz. Temmuz 1986’da Manchester Central binasında Punk’ın 10 Yılı kutlamaları için etkinlik düzenlenmişti. İlk gün Buzzcocks, New Order gibi gruplar çalmıştı. Ertesi gün de biz küçük bir konser verdik. Oradaki atmosferi anlatmak çok zor. Grupla dinleyiciler arasındaki ilişki normal bir konserdeki gibi değildi; sanki dinsel bir ayin gibiydi. İnsanlar ağlıyordu, aşırı derecede duygusal bir atmosfer vardı.

Geçenlerde bir yerde Morrissey'in "The Smiths'ten daha iyi bir grup çıkacak mı? sorusuna, "Hayır" diye yanıt verdiğini okudum. Katılır mısınız bu görüşe?

Hayır, bence söylediği yanlış. Bugün yeni çıkan grupların The Smiths’ten daha iyi olduğunu düşünenler de var. Müziği bu şekilde tanımlamak zor. Birinci, ikinci diye belirli yerler yok. Birisinin hoşlandığından diğeri nefret edebilir. Müzik dünyasındaki bazı insanlar da The Smiths’i beğenmeyebiliyor.

Bu soruyu sormak zorundayım: The Smiths'in yeniden bir araya gelmesi için umut var mı?

Her zaman böyle bir olasılık var. Çünkü hepimiz hala yaşıyoruz. Şu bir gerçek ki ancak hepimiz sağ olursak bir gün aynı yerde buluşabiliriz...

Ben, The Smiths’i canlı dinlemeyi çok istiyorum.

Bunu çok sayıda insan istiyor. Biliyorum...

18 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 97: Peter Broderick - Music for Confluence / Music For Grace & Mercy (Erased Tapes)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 18 Aralık 2011

2000’lerin en yetenekli yeni müzisyenlerini saymam gerekse, ilk olarak aklıma gelecek isimlerden birisi Peter Broderick olur. Henüz 24 yaşında ama hayranlık uyandıran yeteneğini ve üretkenliğini, hem solo kayıtları hem de çeşitli işbirlikleriyle çoktan kanıtladı ve günümüzde modern klasik diye tanımlanan türde müzik üretenler arasında belirgin şekilde öne çıktı.

Danimarkalı indie rock grubu Efterklang ve Nils Frahm ile yaptığı çalışmalar da, Broderick’in parlak kariyerinin önemli bir parçası oldu.

Bu yıl yine Erased Tapes etiketiyle yayınlanan, Adam Wiltzie (Stars of the Lid üyesi) ve besteci Dustin O’Halloran’ın projesi “A Winged Victory for the Sullen” albümüne kemanıyla katkıda bulundu. Ünlü besteci Clint Mansell ile "Last Night" filminin müzikleri için birlikte çalıştı.

Broderick, 2009 yılından bu yana farklı konseptler için müzikler besteliyor. Slaapwel Records’dan sınırlı sayıda, sadece 500 kopya basılan “Music for a Sleeping Sculpture of Peter Broderick” ile başlayan seri, aynı yıl Erased Tapes’den yayımlanan “Music for Falling From Trees” ile devam etti. 2010’da çıkan “Music for Contemporary Dance” ve “Music for Congregation”ın ardından bu yıl kasım ayında “Music for Confluence” geldi.



Bu yeni albüm, Jennifer Anderson ile Vernon Lot’un çektiği “Confluence” adlı filmin müziklerinden oluşuyor. 1980’lerde Idaho’da kaçırılıp öldürülen genç kadınların gerçek öyküsünü anlatan filmin müziklerinin de karanlık ve hüzünlü olması sürpriz değil. Toplam 13 parçanın yer aldığı albümde, parçaların filmin bölümlerine atıf yapan isimleri de, bunun bir göstergesi.

Modern klasik albümleri sözcüklerle uzun uzun anlatmak zor ama zaten Broredick’in besteleri, filmdeki görüntülerden bağımsız olarak da dinlenebilecek ve kendi anlamını melodilerle yaratabilecek kadar güçlü. “We didn’t find anything”de yaylıların titrek tınılarıyla ürkekçe dokunulan piyano tuşlarının çıkardığı seslerin diyaloğu, kaçırılan ama bulunamayan genç kadınları anlatan huzursuz sahnelerle mükemmel bir uyum gösterecek türden.

She just quit coming to school”da ise, yaylıyarla atmosferik bir hava yaratan dingin müzik, filmdeki temanın yansıttığı ruh haliyle bire bir örtüşüyor.

Filmden hiç haberdar olmasanız da, duygularınızı harekete geçirip size kendi öykünüzü yazdıracak kadar çarpıcı bir albüm “Music for Confluence”. Broderick’in bu çalışmasıyla, aynı tarzda albümler yapan Max Richter’i de akla getiriyor. Çok yoğun, derin, melankolik ve bir o kadar da kusursuz. Yolunuz karlı bir günde Berlin’e düşerse çok iyi soundtrack olur.



“Music for Confluence” ile birlikte digital bonus olarak yayımlanan 14 parçalık ayrı bir albümden de de söz etmek gerekir. “Music for Grace and Mercy”, Luis Peña’nın Haiti’deki deprem sonrasında kendi yurttaşlarına yardım eden iki Haitili kardeşin öyküsünü anlatan filmi “Grace & Mercy” adlı filmin müziklerinden oluşuyor.

Bu da diğeri gibi, Broderick’in modern klasik türünde, insana özgü duyguları çok yetkin bir şekilde notalara dökerek yaratıcı yeteneğini bir kez daha gösterdiği bir albüm. “Music for Confluence”un aksine bu albümde yoksulluğa, sefalete, hüzne karşın umut ışığı hep parlıyor. Akustik gitarın nahif tınılarında daha güzel günler için dayanışma içinde ayağa kalkmaya çalışan bir toplumun çabalarını insana duyumsatıyor Broderick.

-

11 Aralık 2011 Pazar

Vitrindeki Albümler 96: Yann Tiersen - Skyline (Mute Records)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 11 Aralık 2011

Yann Tiersen adını belki bazıları hatırlamaz ama aslında onun müziğini tanıyorlar. “Amélie” adlı filmi izleyen herkesi etkileyen muhteşem müziklerin yaratıcısı kendisi.

Benim ilgi alanıma daha önce, 1998 yılında çıkardığı ve Fransız müzisyen Dominique A ile işbirliği yaptığı “La Phare” ile girmişti. Daha sonraki yıllarda yaptıkları, ne yazık ki hep Amelie filminin gölgesinde anıldı. Oysa benim için Tiersen, müziğe deneysel yaklaşımı nedeniyle daima yakından izlenmesi gereken müzisyenler arasındaydı. Jane Birkin, The Divine Comedy, Tindersticks’den Stuart A. Staples, Cocteau Twins’den Elizabeth Fraser gibi birçok tanınmış müzisyenle işbirliği yaptı, bugüne kadar yedi stüdyo albümü yayınladı.

Bunları yapmış olmasına karşın, geçen yılki çalışması “Dust Lane”, Amerika’da da yayımlanan ilk albümü oldu. Akustik gitar, mandolin ve buzukiyi öne çıkarıp, klasik ve rock müzik unsurlarını buluşturduğu bu albümle yılın dikkat çeken isimlerinden biriydi.

Aradan sadece bir yıl geçtiği halde, bu yıl da yeni bir albüm yayımladı Tiersen. Röportajlarında “Skyline”ı da öncekiler gibi aynı yöntemleri uygulayarak, benzer esinlenmeler altında kaydettiğini vurguluyor. “Dust Lane”in kayıtları sırasında annesini ve bir arkadaşını kaybeden Tiersen’in ruh hali albümün genel havasına da yansımıştı. Ancak "Skyline"da daha iyimser bir hava seziliyor.

Fakat yine de sanılmasın ki, bu albümün her anı aydınlık. Kırılgan mandolin tınılarıyla başlayan “Hesitation Wound”da çöken hüzün, “Exit 25 Block 20”de karanlığa çekiyor insanı.

“Exit 25 Block 20”de girişteki hayvan ulumaları oldukça ürpertici olsa da, şarkı ilerledikçe orkestra çanı, synth, bas, gitar ve davul işin içine girdiğinde canlı bir atmosfer kuruluyor.

Tiersen, “Skyline”ın öncekilerden müzik üretme bakımından kendisi açısından farkı olmadığını belirtese de, dinleyici olarak bizim duyduğumuz bazı değişiklikler içeriyor. Önceki çalışmalarında piyano, org ve yaylılar başroldeydi; elektrik ve akustik gitarla birlikte yaylılar ve synth daha ön planda. Bunun yanı sıra üzerinde oynanıp bozulmuş birtakım garip sesler ve vokaller de kullanılmış.

Albümün kapanışını adeta aradığı suyu bulup huzura ulaşan bir insanın hissettiği rahatlamayı anımsatan “Vanishing Point”in dingin melodisiyle yapıyor Tiersen. Bu şarkıya vokal katkısında bulunan isimler, Efterklang, Peter Broderick, Heather Woods ve Daniel James. Tam 40 dakikalık albüm huzurla bitecek derken birden ses bozuluyor ve şarkı, son 9 saniyede teybe dolanan kasetten çıkan sesleri andıran garip seslerle bitiyor.

Yarattığı atmosferler açısından bütünlüklü bir yapı sunmuyor “Skyline” ama keşfedilecek ilginç sesler ve çok güzel melodiler barındırıyor. Es geçmeyin.